14 Nisan 2016 Perşembe

YOZLAŞTIRAMADIKLARINDAN MISINIZ?

          Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim : Toplumumuz artık geri dönülmesi pek güç bir biçimde ayrıştırılmıştır. Siyasi ayrılık hep vardı ama saygı çerçevesinde yürürdü her şey. Ekonomik ayrışım da vardı ama böylesine tek yönlü değildi. Sosyal farklılıklarımız da vardı doğal olarak ama hiç bir dönemde bu derece bir birine diş biler nitelikte değildi. Eğitim noktasında cumhuriyetin ilk dönemlerinin bile gerisinde olduğumuzu söylesek safdillik etmiş olmayız. Evet okuma yazma oranı arttı ama okuduğunu anlama noktasında anlayış kıtlığında pek bir düzelme olmadı. 
         Tek yönlü abluka ekonomiden siyasete, hukuktan eğitime, basından şirketlere kadar her yanımızı zapt etmiş. İşin kötüsü ülkenin yarısı diğer yarısına geçmişin hesabını sormaya kalkıyor ve bugünün insanlarının huzurunu kaçırıyor. Üstelik bunu yaparken yalana dolana başvurmaktan da çekinmiyor. Sanki bu ülkenin kaynaklarını satanlar kendileri değilmişcesine debelenip günah keçisi arıyorlar. Cumhuriyetin 70 yıllık kazanımları yabancılara ya da yandaşlara peşkeş çekiliyor, toprakları paraları var diye Araplara satılıyor ya da parası olmayan Araplar topraklara yerleştirilip Avrupa Birliği'nin parası karşılığında işgal ettiriliyor,  vatandaşları sinsi politikalarla bankalara (yani banka sahibi yabancılara) borçlandırılıyor ve sonra çıkıp milletin gözlerinin içine baka baka borçsuzluk ve bağımsızlık teraneleri okunuyor. 
               Her şeyin kılıfı da dönemine göre hazır zaten. Ya darbeciler yapmıştır, ya PKK yapmıştır, ya paralel yapmıştır. Peki sen ne yapıyorsun? Bu guruplarla çıkarların ters düşene kadar düşüp kalkan sen değil misin? Bu gurupları sen besleyip palazlandırmadın mı? Sonra da mağdur edebiyatı. Nüfus artışı gelecek kaygısı ve ortamdaki umutsuzluk sebebiyle durma noktasına gelmiş vaziyette. Eğitim zaten hak getire. İllegal yapılanmalar eğitimi ele geçirmiş, üstelik çocuklara o illegal yapılarda uygunsuz muamelelerde de bulunuluyor. Zaten önce bu ülkede eğitimi yozlaştırmayla işe koyuldular. Onlar da biliyordu ki eğitim yozlaşırsa yoz bir nesil gelir ve o yoz nesli yönetmek koyunları gütmekten kolay olur. Neyse ki bu topraklar hala mümbit ve bu mümbit toplum, ne kadar çoğalırsa çoğalsın yozları ayıklayacak ferasete ve güce sahip. 

15 Mart 2016 Salı

Ülkenin Namusu Çocuklar

             Her şeyden önce gerek bireylerin  gerek ülkenin geleceği ve namusu çocuklardır.  Ensar Vakfı diye bir vakıfta hem bireylerin hem ülkenin geleceği ve namusu tecavüze uğradı. Vakıf idaresi açıklama yaparak tecavüzcünün kendi görevlileri olmadığını ve gönüllü olduğu açıklamasında bulundu. Zaten vakıf dediğin nedir ki? Gönüllülüğü organize etmektir en kısa tanımıyla. Öyle görevlimiz değil açıklamasını yaparak bu işten sıyrılınamaz. Kaldı ki koruyup kollamakla vazifeli olduğunuz yaşları 9-10 olan o 45 çocuk hangi vakfın uhdesinde. Sen vakıf olarak bu çocukları hem de dini bakımdan eğitmeyi kendine vazife edinmişken hangi dinin hangi meşrebin hangi insanlığın ne tür bir aymazlığın ne tür bir haysiyetin altına sığınarak bu işten sıyrılmaya çalışıyorsun. Elbette açıklamalarında yer aldığı gibi suçun şahsiliği vardır ve bir kurum bir arsızın fiili sebebiyle tümden yok sayılmamalı. Lakin sen vakıfsan öylesine davranamazsın. Kılı kırk yararsın. Emanet taşıyorsan emaneti kendi namusun sayarsın. 
        Artık toplumdaki duyarsızlık o hale gelmiş ki; ne katliamlar, ne tecavüzler, ne hırsızlıklar, ne kadın cinayetleri, ne de çocuk istismarları gereken tepkiyi ortaya koymak için yeterli gelmiyor. Bu sessizlik sonunda bir felaketin habercisi sanki. Şimdiye dek dünya tarihindeki milletlerin ve kavimlerin yok oluşuna bakacak olsak sebep olarak son tahlilde toplumların haksızlıklar, adaletsizlikler karşısındaki dilsizliğini buluruz. Öyle alışacağız, bu da olabilir, hırsız ama benim hırsızım, öldürüyor ama başkalarını öldürüyor, tecavüz ediyor ama dindar gibisinden saçmalıkların varacağı nokta; gün gelip bir birey olarak senin de malını çalacaklar, canına kıyacaklar ve tecavüze uğrayacaksın noktasıdır.  

11 Ocak 2016 Pazartesi

Öğretmen Olmayan Ayşe Hanım'ın Öğretmenliği

        Malum Beyazıt Öztürk'ün sunduğu Beyaz Show programında yayına bağlanıp 'çoçuklar ölmesin! diyen Ayşe Hanım'la ve Beyazıt'la ilgili kızılca kıyamet koparıldı. Toplum son zamanlarda olduğu gibi bilir bilmez hemen ikiye bölünüverdi. Bir taraf Beyazıt'ı ve Ayşe Hanım'ı terör yanlısıymışçasına lanetlerken diğer taraf da sahiplenme yolunu seçti. Öncelikle Ayşe Hanım ne dedi kelimesi kelimesine onu yazalım: 
             "İyi geceler, yalnız müsaadenizle ben çok kısa konuşmak istiyorum, Türkiye'nin doğusunda, güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız?(ALKIŞ) Burda doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak, insan olarak bir şekilde sizde yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum, Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var, ben o insanlara daha doğrusu biz o insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz; "yazıklar olsun" demekten başka.(ALKIŞ) Bir şey daha söylemek istiyorum kusura bakmayın, ben öğretmenim, öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum; "bir daha oralara nasıl dönecekler, o güzel, masum, tertemiz yürekli çocukların yüzlerine, gözlerinin içine nasıl bakacaklar?" Ben konuşamıyorum gerçekten, burada yaşananları, ekranlarda, medyada her şey çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum, sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın, görün, duyun artık, bize el verin! Yazık insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar çok teşekkür ederim. Aslında çok şey söylemek istiyorum, duygu yoğunluğundan dolayı hiç birşey söyleyemiyorum. Siz de fark ediyorsunuz sesim titriyor. Bomba seslerinden, kurşun seslerinden, insanlar susuzlukla,açlıkla mücadele ediyor. Özellikle, yani bebekler, çocuklar. Lütfen sizler duyarlı olun, sessiz kalmayın. rica ediyorum. Lütfen"(ALKIŞ) 
          Görüleceği üzere gerek metin tetkiki yapıldığında gerekse anlam muhasebesi yapıldığında burada ne terörden yana bir tavır alış ne de devletin yanında bir duruş söz konusu. Burada sadece hedef göstermeden çocuk ölümlerine, eğitim hakkına, duyarsızlığa apaçık vurgular söz konusu. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı da Başbakanı da çocuklar ölmesin, analar ağlamasın diyor. Ama aynı sözleri Diyarbakır ilimizden biri seslendirince toplum bunu bölücü söylem olarak algılayabiliyor. 
            Ardından Milli Eğitim Bakanlığı açıklama yapıyor: 'Bizde bu isimde bir öğretmen görev yapmıyor' diye. Ayşe Hanım öğretmenim dedi ya; bir kesim hemen yalancılık yaftasını yapıştırıveriyor. Kimse düşünmüyor; Ayşe Hanım belki atanamamış bir Öğretmendir. Yahut Diyarbakır'daki özel okullardan birinde öğretmenlik yapıyordur. Belki de etüd merkezlerinden birinde mesleğini icra ediyordur. Sanki öğretmenlik sadece ve sadece Milli Eğitim Bakanlığı uhdesindeymişcesine insanlar yaftalanıveriyor ve asıl söylenmek istenen yokmuşçasına mesele mecraından saptırılıyor.  
                Normal zamanda, normal şartlar altında vicdan sahibi herhangi bir kimse kendi ya da başka çocukların ölmesini istemez, anasının göz yaşlarına dayanamaz. Aç kalanı görmezden gelemez. Ne yazık ki normal bir zamanda ve normal şartlarda değiliz. Vicdanların sınandığı zaman ve şartlardayız. Kim vicdanlı kim vicdansız zaten böyle zamanlarda net olarak belli olur. Ve görünen o ki toplumun büyük bir kesimi malesef vicdanını yitirmiş. Adalet duygusuyla değil yönlendirmeyle hareket eder olmuş. 
              Kuşkusuz oradaki asker ve polislerimiz hatta doktor ve öğretmenlerimizle beraber tüm kamu görevlilerimiz oldukça zor şartlar altında görevlerini yapmaya çalışıyorlar. Eminim ki hiç biri bilerek ve isteyerek  bir çocuğu, bir kadını, bir ihtiyarı hulasa bir masumu, bir sivili canından ve malından edecek vicdansızlıkta değildir. Bölge çatışma alanına dönüştürülmüş ve ne yazık ki o alanda siviller de var. Eğer bölgenin sivilleri kendilerini, çocuklarını bilerek ve isteyerek o ortama sokuyorsa yapacak bir şey kalmıyor. Onlara da çocuklar ölmesin, analar ağlamasın demek gerekiyor. 
                Gelelim Beyazıt'a. Yıllar yılı popüler bir show programı yapıyor. Adı üstünde etliye sütlüye karışmadan show yapıyor. Polis bir babanın çocuğu olarak vatan, millet ekseninden sapmadan işini yapmaya çalışıyor. Yıllar yılı göz önünde olduğundan onun algı ve tepki düzeyi hemen herkesçe az buçuk biliniyor. Programda doğru yaptığı şeyi malesef programdan sonra tam da yukarıdaki ifadeler sebebiyle özür dileyerek mahvetti diyebiliriz. 'Ayşe Hanım'ın konuşmasında kimseyi incitecek bir şey yoktu; o sadece vicdani bir temenniyi paylaştı' diyerek herkesin gözünde büyüyecekken  korkusundan özür dilemeyi tercih ederek eminiz ki hem kendi vicdanıyla çelişti hemde kendini küçülttü. Artık bildiğimiz Beyaz diye biri kalmadı insanların nazarında.



25 Kasım 2015 Çarşamba

TÜRKİYE'DE KADINA ŞİDDET

         Türkiye'de kadına uygulanan şiddet neredeyse bir olay olmaktan çıkıp bir olgu halini almaya başladı. Kadına uygulanan şiddet son on beş yıla bakıldığında öldürmeyle neticelenen vahşet boyutuna erişti. Son on üç yılda 5406 kadın cinayete kurban gitti. Kadına şiddet noktasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre,       
  • Ülke genelinde yaşamının herhangi bir döneminde eşi veya eski eşi tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılan kadınların oranı %39,3’tür (son on iki ayda %9,9).
  • Yaşamının herhangi bir döneminde cinsel şiddete maruz kalan kadınların oranı %15,3’tür (son on iki ayda %7).
  • Yaşamın herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddetin birlikte yaşanma yüzdesi 41,9’dur (son on iki ayda %13,7).
  • Kentte fiziksel şiddet oranı %38 iken kırsalda %43’tür.
  • Yaşadıkları fiziksel şiddet sonucunda yaralanan kadınların oranı %25’tir.
  • Yaşadıkları şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı %48,5’tir.
  • Şiddet yaşayan kadınların sağlık sorunları yaşama, intihar etmeyi düşünme ya da deneme olasılıkları en az iki kat artmaktadır.
  • Her 10 kadından 1’i gebeliği sırasında fiziksel şiddete maruz kalmıştır.
  • Cinsel şiddet birçok durumda fiziksel şiddet ile birlikte yaşanmaktadır; kadınların %42’si fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir.
  • Sadece eğitim düzeyi düşük olan kadınlar şiddete maruz kalmamaktadır. Eğitim düzeyi daha yüksek olan kadınlar arasında bile her 10 kadından 3’ü eşleri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmıştır.
  • Evlenmiş kadınların hayatındaki en yaygın şiddet eşlerinden gördükleri şiddettir.
  • Kadınların %7’si çocukluklarında (15 yaşından önce) cinsel istismar yaşadıklarını belirtmişlerdir. 

Görüldüğü gibi istatistiklere göre neredeyse iki kadından biri mağdurdur.
           Gelelim bu şiddetin nereden doğduğuna: Bu şiddetin temel kaynağı kuşkusuz erkeğin kafasındaki namus kavramı ve o kavrama yüklediği anlamlardır. Erkeğin kafasındaki namus kavramının içeriği onu eylemlerinde zaafiyete sürüklüyor. Kuşkusuz namus kavramı hiç bir bireyin kafasında kendiliğinden oluşmuyor, keza verdiği tepki de kendiliğinden oluşmuyor. Bu kavram erkeğin kafasında daha çocukken şekillenmeye başlıyor. Aile içinde yaşananlar, annenin yaşadıkları, annenin olaya verdiği ya da veremediği tepki, etraftaki olumlu olumsuz örnekler, eğitim hayatı boyunca verilen eğitim eksikliği, hukuki yetersizlikler ve pek çok örnek olay neticesinde bu namus kavramı erkeğin kafasında şekilleniyor. Şekillenen bu kavramın tepkileri de yine şekillendirildiği gibi oluyor. Buradan hareketle kadına erkek tarafından uygulanan şiddetin suni bir şiddet olduğunu söyleyebiliriz. Bunu söylemek bize ne kazandırır? Kuşkusuz gerek mevcut algıyı değiştirme gerekse bu algı neticesinde oluşan şiddeti ortadan kaldırmak için aileden başlayarak toplum, eğitim ve hukuk alanlarında yapmamız gereken revizyonun mümkün olduğu bilincini kazandırır. 
          Kadının uğradığı şiddet noktasında her şeyden önce kadının bilinçlenmesi gerek. Esas itibariyle fiziksel üstünlüğünü çarpık algısıyla şiddete dönüştüren erkeğin yetiştiricisi anne ve babadır. Eğer burada anneyi psikolojik ve ekonomik bakımdan güçlendirebilirsek gelecek nesillerin daha sağlıklı bireyler olmaları noktasında en büyük adımı atmış oluruz. Ahlaki değerler bakımından hem kadının hem erkeğin eşit şekilde değerlendirildiği bir ortam da gerek namus algısına gerekse karşılıklı edimlere katkıda bulunacaktır. Eğitimde gerek dinin vazettiği eşitlikçi kavramların öne çıkarılmasıyla gerekse modern hayatın eşitlikçi yaşam formlarının örneklenmesiyle cinslerin karşılıklı saygı çerçevesinde bir yaşam sürmeleri olanaklı olacaktır. Bütün bunların yanında toplumsal hayatın düzenleyicisi olarak hukukun da revize edilmesi kaçınılmaz olacaktır. Eğer toplum ve bireyler üzerlerine düşen yükümlülüğü yerine getirmeyeceklerse hukuk onları bir hizaya getirmelidir. Bu noktada siyasilerin de sorumluluğu aynı şiddeti uygulayan bireyler gibidir. Zira önlem alınabilecek bir noktadayken hala hukuki eksikler sebebiyle şiddet ve cinayet devam ediyorsa siyasilerin, 'bizim bir sorumluluğumuz yoktur' deme lüksleri de olamaz. Nitekim töre cinayetlerinde yapılan iyi hal indirimlerinin kaldırılması zaman içinde töre cinayetlerinin azalmasına katkıda bulunmuştur. Eğer erkek kadına uyguladığı şiddete rağmen iyi hal indirimi alacaksa bu şiddet bitmez ve bu siyasilerin sorumluluğu da ahirete dek boyunlarında asılı kalır.







16 Kasım 2015 Pazartesi

PARİS OLAYLARINDAN DERSLER

         Öncelikle Paris'te olan olayların adını sivillere yönelik olması sebebiyle terör olarak koymamız gerek. Terör ise muhatapları ve uygulayıcıları yönüyle çift taraflı bir olgu. İnsan olarak, kimse devletlerin uyguladığı politikalar ve eylemler sebebiyle sivillerin canının yanmasını normal karşılayamaz. Aynı şekilde canı yananların karşı tarafın sivillerinin canını yakmasını da hoş karşılayamaz. Bir tarafta sistematik hareket eden devlet varken; karşısında canı yanmış ve karşılık vermeyi tasarlayan tasarısını da bir sistem çerçevesinde değil de fırsat arayışıyla sağlamaya çalışan gruplar var.                        
           Fransa'nın son yüz yılda gerek Afrika topraklarında, gerek Anadolu'nun güneydoğusu ve Arap topraklarında, son olarak da Suriye topraklarında yaptıkları mezalimin hatıraları henüz silinmiş değil. Öte yandan Avrupa'daki en yoğun Müslüman nüfusuna sahip Fransa'nın kendi müslüman vatandaşlarına uyguladığı baskıcı tavır da gözden kaçacak gibi değil. Bütün olanları etme bulma dünyasıyla izah etme kolaylığına kaçarak meseleyi çözüme kavuşturamayız. Her şeyden önce devletler terör ile muhatap olmak istemiyorlarsa gerek kendi vatandaşlarına gerekse başka vatandaşlara terör uygulamayacak. Bu tür grupları gerek silah gerek mühimmat gerekse finansal olarak desteklemeyecek. Ne var ki devletler daha büyük çıkarları için kendilerinin de terörle karşı karşıya kalmalarını hoş görebiliyorlar ya da başka çıkarları için muhatap oldukları terör olaylarını paravan olarak kullanabiliyorlar. Olansa her zaman sivillere oluyor. Kağıt üzerinde ya da söylemde her devlet, her kurum, her birey terörün karşısındadır. Terörü lanetler. Ne var ki iş uygulama alanına geçti mi bazıları, ya terörün uygulayıcısı ya destekçisi ya da teröre zemin hazırlayan icraatların tarafı oluverirler.  
          Son 20-30 yıla baktığımızda Taliban oluşumu, Hizbullah oluşumu, Boko Haram örgütü, El-Kaide, El-Aksa, El- Nusra, Kassam Tugayları, Hamas, İhvan'ı-Müslimin ve IŞID gerek yapılanmaları gerekse eylemleri sebebiyle dünyanın gözü önündeki en çok bilinen müslüman terör örgütleridir. ABD, 11 Eylül saldırılarıyla artık terör müslümanlıkla daha çok anılır oldu. Esas itibariyle bu terör örgütleri dünya müslümanlarını temsil etmemesine rağmen, tüm müslümanların üzerine yapıştırılmak istenen terörist yaftasının sebebi oldular. Artık dünyada terör denilince ilk akla gelenler müslümanlar. Batılı güçler terörü devlet eliyle yürüttükleri için olsa gerek terörist olarak adlandırılmıyorlar. Hatta onların yaptıkları zulümden çok daha azına örgütler sebebiyle muhatap kaldıklarında terör mağduru sayılıyorlar. Esas itibariyle her ne sebeple ve her kim eliyle yapılırsa yapılsın sivil halka yapılan her türden saldırı terördür. Burada acı olan müslümanların adının terörle eş anlama gelmesidir. Oysa 1400 yıllık müslümanlık tarihi adını ilimle, bilimle, fenle, hukukla daha fazla özdeşleştirmişti. Son yüzyıl artık müslümanlar adına terörle özdeşleştirilen bir yüzyıl oldu. Müslümanların müslümanlara uyguladıkları terör ve müslümanların müslüman olmayanlara uyguladıkları terör sebebiyle islamın böylesine yaftalanmasına kimsenin rıza göstermemesi gerekir. Tüm dünya müslüman nüfusu içinde % 5'i bile bulmayan bu terör gruplarına ilk karşı durması gerekenler ve varsa desteklerini ilk çekmesi gerekenler geriye kalan % 95'tir. Bu % 95 öyle karşı durmalı, öyle çalışmalıdır ki üzerlerine yapıştırılmak istenen terörist yaftasının muhatabı olmak bir kenara, müslüman olarak her olumlu işin bayraktarı olabilmelidir. 
      Müslümanlığın ilk emri 'oku!'nun muhatabı olan müslümanlar, varsayalım okuduklarından 'dünyayı karıştır' diye anlıyorsa yazıklar olsun. Müslüman okuyacak, okuduklarını doğru anlayacak, doğru anladıklarını kararlılıkla uygulayacak ve uyguladıklarıyla tüm dünyaya örnek olacak. Müslüman kendi adını, adıyla temsil ettiği islamı karalamayacak, karalanmasına müsade etmeyecek. Bunu da terörde öncü olarak değil, ilimde, bilimde, fende, sanatta, eğitimde, öğretimde, hukukta öncü olarak yapacak.

10 Kasım 2015 Salı

ATATÜRK'Ü KORUMA KANUNU'NA GEREK VAR MIYDI?

        Kamuoyunca Atatürk'ü koruma kanunu olarak bilinen kanun Atatürk'ün ölümünden on üç yıl sonra 31 Temmuz 1951 tarihinde resmi gazetede 7872 sayısıyla ve 5816 numarasıyla yayınlanarak hayatımıza girdi. Kanunun ilginç yanı Atatürk'ün hatırasına hakaret edene üç yıl, heykel, büst ve abideleriyle kabrini kıran, bozan, kirletenlere ağırlaştırılmış beş yıla kadar cezanın verilecek olmasıdır. Bu Atatürk'ten ziyade onu temsil eden nesneleri korumaya yönelik bir kanun gibi görünüyor. Öte yandan temsilin müşahhaslaşması sebebiyle, hatıraya sövmekten daha ağır bir suç olduğu da öngörülmüş olabilir. Bu kanunla düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek pek çok mütalaa cezalandırıldığı gibi, üstüne üstlük sanki kanunu yapan Atatürk'müş gibi, bazı kimselerde Atatürk'e olan olumsuz algı pekiştirilmiş oldu. 
      Her şeyden önce ne Atatürk'ün, ne de toplum nezdinde bir değere sahip her hangi birinin milletin gönlünden daha korunaklı bir yeri yoktur. Bu insanlar için milletin gönlü en emin yerdir. Ama bir takım akl'ı-evvellerin koruyacağız diye gönüllere yaptığı müdahale yazıktır ki ters sonuçlar doğurabilmektedir. Yıllar yılı Atatürk üzerinden yürütülen ve aslında sebebinin bu koruma kanunu olduğu açıkça belli olan tartışmaların yersizliği ortadadır. Bunun yerine Atatürk'ün yaptıklarıyla yapamadıklarıyla bir insan olarak değerlendirilmesi, bu ulusa kazandırdıklarının irdelenmesi boşa gidecek toplumsal enerjimizi daha verimli kullanabileceğimiz alanlara yönlenmemiz daha sağlıklı olacaktır. Atatürk çok katlı,sağlam bir binanın temellerini atmıştır. Bize düşen temeli yıkmaya çalışmak değil, yapabiliyorsak bir tuğla da bizim koymamızdır.
      Netice itibariyle Atatürk sevgisi bir gönül işidir. Gönül ise ferman dinlemez. Gönülde sevgi varsa vardır, yoksa yoktur. Ama ne kötü; sevgi olsun ya da olmasın bir milleti ayağa kaldıran, düşmanları tarafından bile saygı gösterilen bir lidere, özellikle de bu toprakların çocukları saygı göstermek zorundadır.

9 Kasım 2015 Pazartesi

BAŞKANLIK SİSTEMİ ÜZERİNE

         Türkiye'de Özal'ın cumhurbaşkanlığı dönemlerinde alevlenip, sonra küllenen ve bu günlere dek gelen bir başkanlık sistemi tartışması var. Görünen o ki ne zaman güçlü iktidarlar iş başına gelse bu tartışma alevlendiriliyor. Akp dönemleri boyunca da bu tartışmanın alevlendiği ve küllendiği dönemler oldu. Son seçim sonuçlarıyla da bu tartışma tekrar alevlenecek gibi. 
           1924 Anayasası'nda Devlet Başkanı sembolik ve sınırlı yetkilerle donatılmıştı. 1961 Anayasası'yla Devlet Başkanı, güçlendirilmeye çalışılmış ve 1982 Anayasası'yla da bu güçlendirme çabaları sürmüştür. Son olarak 21 Ekim 2007 referandumuyla Türkiye Devlet Başkanı'nı kendisi seçme kararını vererek Yarı-Başkanlık sistemine geçmiş oldu. Bu yarı-başkanlık sisteminin fiili uygulamasına ise meclisin son seçtiği başkanın görev süresinin bitmesiyle ve yapılan seçimle 10 Ağustos 2014 tarihinde geçilebildi.  
         92 yıllık cumhuriyet tarihinin 91 yılı parlamenter sistemle geçilmiş iken 91. yıldan itibaren Devlet Başkanı'nın halk tarafından seçilmeye başlanmasıyla yarı-parlamenter sisteme geçiş yapılmış oldu. Sayısal olarak güçlü bir parlamento çokluğunu yakalayan Akp ise atılan adımın devamını getirmek isteyerek gündeme Başkanlık sistemini getirmiştir. Özellikle koalisyon gereken durumları bahane ederek güçlü bir hükümet kurulamayacağı tezinden hareketle bu sistem değişikliğini talep etmektedir. Aslında bunun anlamı oyu en fazla %35-40'a çıkabilen sol hareketi tamamen soluksuz bırakıp iyiden iyiye saf dışı bırakmaktır. Amaç doğrudan bu olmasa bile bu sonuç beklentiler arasındadır. 
            Esas itibariyle sorun gücü bir noktada toplama isteğidir. 91 yıllık parlamenter sistemin bile daha hakkını tam olarak verememişken böylesine bir sistem değişikliğine gitmenin çok da çözüm üretici olmayacağını görmek gerekir. Henüz ülke olarak parlamenter sistemin olasılıklarından biri olan koalisyonları bile beceremediğimiz de aşikar. Gerek tek parti gerek koalisyon iktidarları ikide bir askeri darbelerle devrilmiş ve parlamenter sistem adeta kevgire çevrilmişken bunun bir beceriksizlik mi yoksa müdahaleler neticesinde mi olduğu bile kamuoyunda tartışılamamıştır. Darbelerin, muhtıraların sebepleri hep öncesindeki koalisyonlara hamledilmiş ama çokluk tek parti iktidarından sonra gelen darbeyi (1960) görmezden gelmiştir. Darbeyi görmüştür de iktidarın tek parti iktidarı olduğunu görmezden gelmiştir. Demek ki esas sorun sistem sorunu değildir sistemi işletme sorunudur. 
           Fiili olarak daha bir yıllık bir geçmişe sahip yarı-başkanlık sistemimiz de henüz özümsenmemişken ve toplumda yaratacağı neticeler deneyimlenmemişken tutup bir de doğrudan şu ya da bu model başkanlık sistemine geçmenin şu aşamada nelere sebebiyet vereceği asla bilinemez. 
             Elbette toplumların yapısına uyan ve uymayan sistemler vardır ve sistemler toplum için olmalıdır. Biz toplum olarak yıllarca güdülmüş (padişah tarafından yönetilmiş) bir toplumuz. Ancak 1923 tarihi itibariyle kesin olarak yönümüzü halk iradesine dayalı parlamenter sisteme çevirdik. Önceleri devlet başkanını seçilmişlere seçtirip anayasal yetkileri dahilinde görev yapmasını bekliyorduk. 2014 itibariyle fiili olarak başkanını da halk seçti ve anayasal yetkileri dahilinde bir yönetim sergilemesini bekliyoruz. Bu noktada mevcut sistemin zaafları her sistem kadardır ve toplumun uyum sağlayıp sağlamadığı kadardır. 
             Sorun sistem sorunu olmaktan ziyade sistemi işletme sorunudur. Sistemi işletecek kaideleri ortaya koyacak olan da Anayasa'dır. Bizim için sistemde aksayan yerleri tespit edip onarmak önemli olmalıdır. Yoksa hiç deneyimlemediğimiz bir sistemi yeni baştan uygulamaya çalışmak bize bir 90 yıl daha kaybettirebilir. Belki bu yeni sistem sebebiyle o kadarlık bir ömrümüz de olmayabilir. Zira biz parlamenter sisteme geçtikten sonra sistemimiz, aynı sistemi kullanan başka toplumlarda olmadığı şekliyle askeri darbelerle ve darbe yönetimleriyle karşılaştı. Şimdi o tehlikeleri bertaraf ettik. Kuşkusuz hala eksiklerimiz var ve çalışmalıyız. Ne var ki şimdi de bir sivil darbeyle karşı karşıyayız. Bu sivil darbe bugün bize seçimi sen yapacaksın, başkanını sen seçeceksin diyor ama tam yetkili fakat sorumsuz bir model sunuyor. Daha biz parlamenter sistemdeki seçilmişleri bile eşitlik ilkesi çerçevesinde yargılayamıyorken bu sorgusuz sualsiz başkanı nasıl seçip yetki taşmalarında nasıl yargılayacağız. Dolayısıyla bir kez daha söyleyelim sorun sistem sorunu değil Anayasa sorunudur. Mevcut Anayasa toplumun ve sistemin ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayamıyorsa bunların bertarafı yönünde çalışmak hepimizin hayrına olacaktır. Netice itibariyle mevcut sistem tüm zaaflarına rağmen en azından hala toplumu bir arada tutmuş, bu milletin genlerinin uyum sağlayabildiği, bir takım Anayasal düzenlemelerle toplumun tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir sistemdir.