Bugün her zamankinden daha fazla bir hürriyet imkanına ihtiyacımız yok çünkü ; hürriyet her dönem için asli ihtiyaçlardan biridir. Hürriyet ihtiyacı; hangi dönemde ve ne şekilde hissediliyorsa hissedilsin bir eksiklik söz konusu demektir ve bu karşılanmalıdır. Hürriyet devletler için olduğu kadar, onurlu bireyler için de savaş sebebidir. Yalnızca var olma savaşı değil, varlığın tüm eczasıyla beraber kendini gerçekleştirmesi anlamında da savaş sebebidir. Bu savaşı vermeyen devlet ya da bireylerin varlıkları da yok hükmündedir. Varlığı olmayanın hakkı da hukuku da olmaz.
Bugüne geldiğimizde gerek kurumlar gerekse bireyler hükumet eliyle hürriyetlerinden yoksun bırakılmış durumdadır. Bu yoksun bırakma, yalnızca kurumları işlevsiz hale getirme ve bireyleri hapsetme yoluyla değil aynı zamanda yapıları ve bedenleri serbest bırakıp düşünce ve eylemlerini kısıtlama yoluyla da gerçekleştirilmektedir. Daha fecisi algı operasyonlarıyla bireylerin özgür olduklarına inanmaları sağlanıp; düşünce ve eylemlerinde de hür oldukları algısının yaratılmasıdır. Bu son hal yani kurumların ve bireylerin seçimlerinde ve edimlerinde kendileri hür zannetmeleri, kendisini düşünce ve edimlerinde hür hissetmeyenlere ayrı bir baskı unsuru olmaktadır. Hürriyetleri kısıtlananlar veya öyle olduğunu hissedenler hem doğrudan hükumet eliyle kısıtlanmakta hem de kendini hür zannedenler tarafından kısıtlanmaktadır. İşte bu da toplumsal ayrışmayı tetiklemektedir.
Demokratik ülkelerde hürriyetler anayasaların teminatı altındadır. Devlet içindeki bireyin hürriyeti kanunlar çerçevesindedir. Keza devletin de kurumlara ve bireylere sınırsız bir hürriyeti söz konusu değildir. Mesela suçu sabit olmamış bir bireyin bedensel hürriyetini ve yaşam hakkını keyfi sebeplerle gasp edemez. Devlet bunu yaptığı anda adil devlet olmaktan çıkacak kendisine karşı eylem ve düşüncelere açık hale getirecektir. Bu da devlet-toplum çatışmasını tetikleyecektir.
Devletin toplumla ya da bireylerle, bireyin bireyler ya da toplum ve devletle iletişiminde karşılıklı hürriyetlerine saygılı olması; huzur, sükunet, mutluluk ve gücün doğmasını sağlar. Bu güç sayesinde devlet, millet ve birey ayakta kalabilir. Bunu sağlayacak olan da toplumun üzerinde uzlaştığı bir anayasa ve hukuk sistemidir. Bu uzlaşı olmadan sükunet de olmayacaktır. Demek ki hükumetlere düşen ilk görev özellikle de bu günlerde toplumun üzerinde uzlaştığı bir anayasa düzenlemesine gidilmesi, bugünün değerlerine ve yapısına uygun yasaların çıkarılması ve bunların adilce uygulanması olmalıdır. Aksi halde keyfi uygulamalarla devam edilecek olursa dikta rejimi kök salacak ve devletin ömrü de kısalacaktır.
Toplumu oluşturan her bir birey için, özgür bir Türkiye için hukuka her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu şu günlerde hür vicdanın hür sesleri olmaya devam etmeliyiz. Diktanın, algı yanılsamalarının, saptırma ve çarpıtmaların karşısında olmalıyız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder